Yazar olma rüyası içinde kaybolmuş bir babanın, rüyalara meraklı kızı ve onun uyduruk hikayeleri.
12 Ağustos 2012 Pazar
4 Ağustos 2012 Cumartesi
Gökhan Yılmaz - Biraz Kuşlar, Azıcık Allah
Kadın adamı alır, çantasına
koyar. Parasını verir, kasa susar. Buyrun efendihanım derler, kapılar açılır,
kadın çıkar, kapılar kapanır. Adam çantada kıvrılır yatar. Kadın gülümser,
mutlu. Eve gelince ampul yanar, kedi kalkar, adam anlatır kadın dinler, kadın
susar adam coşar. Sözcükler cümleleri, cümleler hikayeleri, hikayeler yazarları
kovalar. Zaman korkmuş bir kirpi gibi tepeden yuvarlanır. Sonra birden “Bitti.”
der adam. Bitti. Kadın aniden kendine gelir, hışımla kalkar, bağırır:
-“Terbiyesiz! Bir efendihanıma
söylenecek sözler miydi bunlar? Baştan çıktım bak şimdi. Kim düzeltecek düzeni?”
-“Ben değil herhalde.” der
adam.
-“Ben de yapmam, baştan
söyleyeyim.” der kadın. Susup kediye bakarlar. Kuyruk de onlara bakar. Kısa bir
yazı karşılığı iki kutu yaş mama alımına başlamak için kadın kalkar, mutfağa
gider. Kuyruk klavyenin başına oturur.
“Adın ne? Ana adı, baba
tadı? Nüfusa kayıntı olduğun yer? Kimleri sevdin, kimleri çözdün? Bu kitabı
neden yazdın?”
Adam “Hey bismallah.” der. “Tabi
azıcık Allah.” diye mırıldanır Kuyruk.
-“Okudun da mı soruyorsun bu
soruları?”
-“Kokladım. Tamam tamam,
devirme gözlerini, içerideki işe gittiğinde ondan kalan kırıntılara bakarım
şöyle biraz. Bazen güzel olur ama bazen de “Aman Allahım, ne düşünüp almış bu
kitabı?” derim. Gerçi kendi de okumaz onları. “Bir gün mutlaka..” diye diye
aylarca başucunda tutar. Ama bak benden duymuş olma, seninkini bir lokmada
yuttu ve pek etkilendi. Ondan beni klavyenin başına oturttu böyle. Kuyruk
muyruk, bir takım isimler, alengirli hareketler falan hep bundan, özendi sana
ne yaparsın. "Aman pek güzel yazmışsın." deyip bir fincan çay, iki dilim kek
verilecek kitap değil seninki. Hırçınlığı da ondan. Kıskandı”
-“Kek fena olmazdı.”
-“Kitabının adamı değilsin
ama adam gibi kitap yazmışsın.”
-“Yazarlar da kek yer.”
-“Ama ben bunu bilmek
istemem. Onları hep yazarken hayal ede..”
“Düzelttiniz mi düzeni?”
diye sorarak içeri girer kadın. “Seninki kek istiyor.” der Kuyruk. Kadın rahat
bir nefes alır. Adam kekini yerken kadın, bu kadar genç bir yazarın ilk
kitabındaki derinliğe ve bu derinliklerde keşfettiklerini anlatmak için
uydurduğu dile ne kadar hayran kaldığını tekrar düşünür.
22 Temmuz 2012 Pazar
THOMAS MANN - ALDANAN KADIN
Her okur, kitap seçerken
nelere dikkat etmesi gerektiğine dair kendine has yollar geliştiriyor gibi
gelir bana. Thomas Mann’ın ‘Aldanan Kadın’ isimli uzun öyküsü, arka kapak
yazılarının, bu değerlendirmede ne kadar yetersiz kaldığını hatırlattı.
Bir edebiyat eserinin konusunun ve hikayesinin ana hatlarını bilmekle onu
okumak arasındaki fark, belki tam da onun edebi değerini ve aslında eserin
derinliğini anlatır bize. Hikayenin ötesini, bütün o olay örgüsü ile sembolize
edilen ya da sezdirilen başka bir dünyayı, ancak kitabın içine girdiğimizde, o
da kişisel tarihimizin ve korkularımızın izin verdiği ölçüde anlayabiliriz. ‘Aldanan
Kadın’, iki çocuğu ile birlikte sakin bir yaşam süren geçkince bir kadının,
kendinden çok genç bir adama duyduğu aşkın hikayesi olarak özetlenince bende
yarattığı çağrışımlar ile kitabı okuduktan sonra içine girdiğim ruh hali
birbirinden o kadar farklıydı ki, nedense bunları yazarak başlama ihtiyacı
duydum. Fakat aslında başka türlüsü de olamazdı. Belki ancak macera
romanlarında...![]() |
| Thomas Mann |
Bu öykü bende, filme
çekilmiş bir tiyatro eserini izliyormuşum duygusu yarattı. Bunun nedeni,
yazarın kendini her şeyi bilen ve gören bir tanık olarak konumlandırmasının
yanı sıra, bolca diyalog ve tasvir kullanması olabilir. Öyküyü, özellikle de
anne kız arasındaki diyalogları okurken, gerçek kişilerin kanlı canlı
ilişkilerini değil de, çeşitli duyguları ve durumları anlatabilmek için
kurgulanmış ve böyle yapıldığı da özellikle okuyucuya hissettirilmeye
çalışılmış insan benliğinin çeşitli yönlerini dinlediğimi düşündüm. Bu bende
kitaba karşı bir soğukluk yaratacağına, garip bir yabancılık hissiyle birlikte
merak uyandırdı. Yazarın olayları hızlandırması için sabırsızlandığımı fark
ettim ve kitabı bir çırpıda okudum. Bazen belirli bir mesafede durmak, bakmayı ve görmeyi kolaylaştırabilir ama beklenenin aksine bir kere gördükten sonra artık mesafe kalmaz.
Sakin bir yaşam, çiçek
tarhları, ormanlar, güzel yemekler arasında geçen öyküde, yaşanan çatışmalı
duygular ve kaygılara rağmen, kendimi çimenlere uzanmış gökyüzüne bakar gibi
kitaba bıraktığımı, ancak hikayenin sonuna gelip de tepetaklak olduğumda fark
ettim. Aynı hayatın içinde olduğu gibi. Thomas Mann’ın, kitabın başından beri
kurduğu tuzağın içine düştüm ki bu yönüyle kitabın ismi çok manidar. Zamanın
geçmesi, kadınlık, anne-kız ilişkisi, umut, hayalkırıklığı, aşk ve tabi ki ölüm
temalarının farklı ve sürprizli şekilde anlatıldığı bir uzun öykü Aldanan
Kadın. Siz de benim gibi yazarlar tarafından aldatılmayı seviyorsanız, bu kitabı kesinlikle tavsiye ederim. Bu arada Esen Tezel’in de
nefis bir çeviri yaptığını söylemeden geçmek haksızlık olur.
13 Temmuz 2012 Cuma
ORHAN PAMUK VE MASUMİYET MÜZESİ / ŞEYLERİN MASUMİYETİ
Okuduğum romanlar içinde, aşkın en güzel anlatıldığını
düşündüğüm pasaj Kara Kitap’tadır. Bir kadının ufacık ayrıntılarda nasıl fark
edildiğini, canlandığını, var olduğunu hissederim bu anlatımda. Sadece kadın
değil, kadının nesnelerle kurduğu ilişki ve bir süre sonra bu nesnelerin
kendisi de büyük bir evren yaratır aşığın gözünde. Roman işte bu evrenin
kapılarını açar bize. Fakat oraya girebilmek için önce kendi hatıralarımıza
temas etmeyi göze almak gerekir. Masumiyet Müzesi’ndeki aşkın, Kara Kitap’ta
başladığını düşündüm okurken. Oradaki sevme biçimi, yeni romanın belkemiğini
oluşturmuş, aşığın iç dünyasının bir metaforunu yaratmıştı sanki.
Ama ben
tersten başladım okumaya. Her kitap zamanını bekler, iyi ki de öyle yapar.
Masumiyet Müzesi de uzunca bir zaman bekledi kitaplığımda. Şeylerin
Masumiyeti’ni okuyana kadar. Sonrasını kana kana içmeye benzetebilirim ancak.
Hangi kitabın önce okunması gerektiği sorusunun bir yanıtı olduğunu sanmıyorum.
Yazar da bu iki eserin birbirlerinden bağımsız bir varlığa sahip olduklarını fakat anlattıkları
konular ile bağlandıklarını söyler zaten. Benim açımdan bu sıralama çok
güzeldi. Belki bunda, terk edilmiş evleri ve bu evlerin tozlu camlarından
gördüğüm eşyalar üzerine hayal kurmayı sevmemin bir etkisi vardır. Rengi solmuş
vişneçürüğü bir berjeri, ayağı kırık sehpanın üzerinde duran sürahiyi, eprimiş
perdeleri, oraya buraya atılmış yırtık kıyafetleri seyreder, bu nesneleri
kullanmış insanların nasıl kişiler olduklarını düşündüğüm gibi, aynı zamanda şu
anda ne yaptıklarını, geride bıraktıkları şeyleri özleyip özlemediklerini de
bilmeye çalışırım. Bir zamanlar kim bilir hangi dükkandan nasıl duygularla
alınmış, yıllarca kullanılmış bu eşyalar içimde bir hüzün yaratır çoğunlukla. Sanki
onlar üzerine düşünmek, hikayeler kurmak, bir suçluluğu gidermenin, onlara yapılmış
haksızlığı düzeltmenin yolu gibidir. Şeylerin Masumiyeti’ni okurken, bir zaman
parçasının tanığı olan nesnelerin terk edilmediğini, tam tersine saygıyla, merakla,
aşkla toplandığını görmek, geçmişimin kaybolduğunu sandığım nesneleriyle temas
etmenin de müjdesini veriyordu belki. Bir başkasının hikayesi, korkmadan
kendimize gömülmemizin en kolay ve keyifli yolu değil midir çoğu zaman?
Masumiyet Müzesi’nde, Kemal’in
Füsun’a duyduğu aşkın, kendine has diliyle yeni bir dünya oluşturmasını okurken,
Şeylerin Masumiyeti’nde, bir aşkı dillendiren yazarın, Kemal’in dünyasına ortak
olmasının, aşığın arzusunu yerine getirmesinin macerasını izleriz bir anlamda. Yazarın
kendi var oluşunu bu kadar içtenlikle ortaya koyması, belki en çok çocuklukta
hissedilip unutulan ve her şeyin mümkün olabileceği bir hayata dair umut
yaratır. Yetişkin dünyası, çocuksu umutların kırılgan ve hayalperest yapısına
tahammül edemediğinden, önce gizlenmesi gerekir düşüncenin. Yazar müzede
sergilediği eşyaları toplarken kendisine soru yöneltenlere, nedense o fincanı
ya da bu bibloyu çok sevdiğini söyler de bir müze kurmak istediğini ve bu
nedenle eşyalar topladığını saklar. Saklamak korumaktır da çoğu zaman. Kitapta
aktarıldığı gibi, başkalarını hayallere ortak etme ve inandırma çabası içine
girmek, yaratıcının omuzlarına büyük bir yük bindirir çünkü.
Şeylerin Masumiyeti’nde, yazarın
içinde yaşadığı gelgitleri, çekinceleri, korkuları dinler, gezdiği sokaklarda
ona eşlik eder, belki çoktan ölmüş olan insanların yüzlerinde anlamlar arar ve
tam da istediği gibi bir parça bulduğunda onunla birlikte sevinirken, başlangıçta
çok büyük ve belki imkansız gibi görünen bir hayalin adım adım gerçekleşmesinin
de hazzını tadarız. Bilmenin ve tanımlamanın gereğinden fazla önemsendiği bir
dünyada, belirsiz bir arzunun peşinden giden birinin hikayesini okumak, kendi
tuhaflıklarımızı sevebilme ve onlara sahip çıkma gücü verdiği gibi, bir çeşit
yandaşlık duygusu da yaratır. Anlamın salt düşünceden değil, daha derinden, iç
dünyanın arzuları, korkuları, çatışmalarından gelmesi ve geçmişle güçlü bir
bağının olması, bir türlü tanımlayamadığımız duygularımızı affetmemizi ve
sahiplenmemizi sağlar. İnsani olanı anlamanın yolu tanımlayıp unutmaktan değil,
ortaya serip hatırlamaktan geçer ve işte tam da bu deneyim, başka insanlarla
aramızda bir yakınlık ve birlik duygusu oluşturur.
Belki yazarın, kahramanın peşi
sıra dünya üzerindeki diğer küçük ve kişisel müzeleri gezmesi, hayalindeki müze
için bilgi toplamasının yanı sıra, bu yakınlık ve yandaşlık duygusunun vereceği
güce ve desteğe ihtiyaç duymasındandır. Bir insanın anlaşılma arzusu ile
kendini dünyaya açmasındaki cesaret, diğerinin umudu olabilir. Birini anlama
gayreti gösterdiğimizde, gün gelip başka birisinin de bizi anlamaya çalışacağına
inanabiliriz ancak. Derinliklerimizde karşılaşacağımız duygularla ve
yalnızlıkla başa çıkabilmek için, ötekinin varlığına ve tanıklığına ihtiyaç
duymak, zayıflığımızdan değil, insan oluşumuzdan gelir. Kendi kendimize
konuştuğumuzda, bir hayal kurduğumuzda, hiç kimsenin okumayacağını bildiğimiz
bir şey yazdığımızda bile, hep bir başkasına seslenmez miyiz?
Yazar, Masumiyet
Müzesi’nde Kemal’in ağzından biz okuyuculara seslenirken, kendisini de kurgunun
bir parçası haline getirerek hayal ile gerçeği birbirine bağladığı gibi, aynı
zamanda okuyucuyu da romanın kahramanlarına ve yazara yakınlaştırır. Yazarın
düşlediği kahramanlarla kurduğu bu ilişki, okuyucunun da roman ile kuracağı
ilişkinin, zaman, mekan ve mantık sınırlarının ötesine taşınmasını
kolaylaştırır. Aynı anda hem hayal edilmiş bir hikayeyi okuduğumuzu bilir,
fakat onun gerçekliği karşısında şaşalayarak, kitabın içindeki dünyaya ait
olduğumuz yanılsamasına kapılır, hem de kitaptaki hayali kahramanların dışarıda
bir yerde yaşamış olduklarını, Nişantaşı’na çıksak Füsun’dan bir iz
bulabilirmişiz ya da onun yürüdüğü yollarda yürürmüşüz gibi canlılıkla
hissederiz. Neyin gerçek neyin kurgu olduğunun karışması, düşlerimizin, bu da
gizli kalmış arzu ve korkularımızın kapılarını açar bize.
Şeylerin Masumiyeti şu cümlelerle
biter: “Müzedeki masama oturup defterime notlar alırken, yapmakta olduğum şeyin
anlamını bir kere daha sorardım kendime............En iyi cevabın eski
masallardaki, Binbir Gece’deki gibi bir açıklama olduğunu düşünüyorum şimdi.
İçime bir cin girmiş ve bu müzeyi bana neredeyse zorla yaptırmıştı. Lambadan
cin çıkınca telaşlanan Alaaddin’in aksine, karşıma çıkan şey beni mutlu
ettiğine göre talihime şükretmeliyim.” Masumiyet Müzesi’nde de, hikayesini
yazması için yazarı seçen kişi, Alaaddin’in cini kadar hayali olan Kemal’den
başkası değildir.
Romanın sonunda Kemal çok mutlu
olduğunun bilinmesi için yazardan söz alırken, Şeylerin Masumiyeti de benzer
şekilde, yazarın mutlu olduğunu okuyucuya fısıldaması ile biter. Son sözlere
noktayı koyan ise bir alıntıdır. Yalnızca kendisi olabilmek için bütün
eşyalarını atan ve sonunda onlar olmadan hayatın ve kendisinin anlamı
olmadığını fark eden şehzadenin hikayesi, alçakgönüllülükle öğrenmemiz gereken
sırrı bizimle paylaşır: “Kalbimiz kırılmadan şeylerin sırrını anlamamıza imkan
yoktur.” Kayıp, bizi sadece yoğun bir keder duygusu ile değil, aynı zamanda
fark etmeden kurduğumuz bağları hatırlatması nedeniyle mutlulukla da doldurur. Ve
belki bundan daha anlamlı bir şey yoktur.
KARNIMIN İÇİNDE BİR UZAY BOŞLUĞU BÜYÜYOR
Tepe boyunca sıralanmış
küçük beyaz evler gözlerini yummuş insanlara benziyor. Herkes derin bir uykuda.
Sabahın ilk ışıkları, geçmiş ve bugün arasındaki o derin fakat ince zarı yırtıyor.
Adını koyamadığım ve çok tanıdık gelen bir duygunun içine doğru kayıyorum.
Aklıma uzun yıllar önce yaşadığım tren seyahatleri geliyor. Sanki zaman geçmemiş,
hiç kimse ölmemiş gibi, yirmi yıl öncesindeki bir günün ya da benzer bir çok
günün duygularının, aynı yoğunlukta canlandığını hissediyorum. Bugün yok
oluyor. Doğdukları evlerden hiç ayrılmamış insanlar böyle mi hisseder? Sanki çocukluğumu
geçirdiğim evin balkonundayım. Cırcır böcekleri yıllar öncesinden sesleniyor. Bir
zamanlar kaçıp gitmek istediğim o aynılığın içine hazla gömülüyorum. Her günün
benzer olduğun hissettiren o sıkıntı ve mutluluk duygusu artıyor. Evimizin
balkonundan gördüğüm palmiyeler ve caddenin ortasından geçen ırmağın sesi.
Sıcak yaz geceleri. Annem hep orada. Öyle olmaz mı? Herkes hep oradadır bir
zamanlar. Bu böyle sürüp gidecek sanır insan. Zamanı kırmak ister. İçine
doğduğu şeyi değiştirmek.. Bunun bir gün zaten olacağını düşünmeden. Günler o
kadar uzundur ki. Çocuklar çocuk, anneler annedir hep. Bir zamanlar hantal
sandığımız bedeni ile üzerimize abanıp bizi hırçınlaştıran zamanın, nasıl olup
da aktığına şaştığımızda kaçacak yer de kalmamıştır artık. Şimdi burada, bu
balkonda, güneş tepeleri ve denizi çoktan aydınlatmaya başlamışken, artık o
günlere dönemeyeceğimi hissetmenin derin acısıyla birlikte, geride kaldığını
sandığım o duygularla sarmalanmak, mutlulukla birlikte bir çeşit pişmanlık ve
çaresizlik duygusu da yaratıyor. Geçmişin hatıraları kaybı tekrar tekrar
kanatıyor. Karnımın içinde bir uzay boşluğu büyüyor.
11 Temmuz 2012 Çarşamba
YALNIZ'IN TATİL GÜNLÜĞÜ - 2
Büyük ve nasırlı avuçlarının
içindeki iki küçük kolyeyi bana doğru uzatmış, seçmemi bekliyordu. Bu tezgahta
her taşın bir hikayesi, her rengin bir anlamı vardı. Aşk ve sevgi mi, huzur ve
mutluluk mu, hangisini istersin? Aldığım onca kolyenin karşılığında ikramda
bulunmak istiyor ve beni nasıl bır sıkıntıya soktuğunu bilmezden gelerek
sattığı taşlardan daha mavi ve parlak olan gözleriyle yüzümü deliyordu.
Parmaklarım iki taş arasında gidip geliyor, soruyu kendi kendime
tekrarlıyordum. Israrlı bakışları çok kısa bir sürem olduğunu, bir an önce
seçimimi yapmam gerektiğini fısıldıyor, bense sanki gerçekten de
yaşayacaklarımı seçiyormuşum gibi bir ciddiyetle karar vermeye çalışıyordum. Birden
rahatladım. Aşk seçilmez ki! Aşka düşülür. Ben yuvarlanıyordum.
Ay, maharetli eller
tarafından göğe asılmış sulu bir karpuz dilimi gibi dolgun ve çekiciydi. Masa
lezzetli yiyeceklerle donatılmıştı. Kadın durmadan konuşuyor, bense susup
balığı ayıklayan garsonu, ışıldayan denizi, yemek bekleyen köpeği, seyyar
satıcıları, el ele yürüyen sevgilileri seyretmek istiyordum. Fakat tek
bakabildiğim, dinlendiğini bilmek isteyen gözleri ve hayatının en ufak
ayrıntılarını bile hiç atlamadan anlatabilen ağzıydı. Otuz sene evvel giydiği
elbisenin rengini, o sırada hangi davetten döndüklerini, on sene önce de tam bu
masada kimlerle oturduklarını hatırlamasına başta şaşırmış, zaman içinde
sırrını anlamıştım. Unutmamak için konuşuyordu. Kısa bir zaman sonra, bu geceyi
de bir başkasına anlatacak, benim hangi şarabı sevdiğimi, mezeleri nasıl
seçtiğimizi, kocasının her zamanki gibi suskun olduğunu bir bir sayacaktı.
Sanki hiçbir şey kaybolmasın ister gibi her şeyin kaydını tutuyor, bir
koleksiyoncu titizliğiyle sınıflandırıyor, isim veriyor ve saklıyordu. Bu
yüzden yaşadığımız ana ne ortak oluyor ne de ortak ediyordu. İlişki kurmak
kaybı göze almak demek, bunu biliyordu ve tüm anları sözcüklerle doldurarak
kendine saklıyordu. Kadın aşktan hiç söz etmiyordu.
10 Temmuz 2012 Salı
İÇİMİZDEN BİRİNİN KUYRUĞU VAR..
Yazamıyorum. Parmaklarım ne yapacağını şaşırmış bir halde
masada ritim tutarken, kedim, tekdüze hayatına renk katacak bir olay olup
olmadığını anlamak için kulaklarını dikip bana bakıyor ve içi sıkılarak başını
çeviriyor. –Bundan bir numara çıkmaz.- Her gün aynı odada, aynı şekilde dönüp
duran sinek, kendisine saldırmak için uygun anı kollayarak saatlerce balkon
demirinde bekleyen karga, her ezanda aynı şekilde uluyan mahalle köpekleri,
hepsi ve diğerleri, benden daha ilginç bu evde. Gözlerimi deviriyorum.
Saygısızlığa tepkisiz kalamam. İki kadın konuşmadan oturuyoruz. İçimizden birinin kuyruğu
var.
Konuştukça susma ihtimali düşüyor, hissediyorum. Kendi
sesinde şahlanıyor. Küçücük bir restoranın karecik masasında, tabağındaki eti
minicik parçalara ayırırken sürekli anlatıyor. Bakımlı saçlarını toplamasını,
sonra yeniden salmasını, ağzına bir parça et atmasını seyrederken ritmik bir
şekilde kafamı sallıyorum. Onun kadar güzel olmak istiyorum ve onu dinlemiyorum.
Başkalarının aşk hikayelerinden sıkılmak yaşlanmanın belirtisi mi diye
düşünüyorum. O, bir metropol destanına dönüşen hikayesinde eriyerek yok olmak
üzere, bense ilgisiz kedimi özlüyorum. Telefonun sesiyle kendime geliyorum.
Baksendeçokseveceksinonu arıyor. Gözlerimi kırpıştırarak selam yolluyorum. Gözleri
kırpıştırmak, ülkemizin çoğu yerinde, arkadaşının sevgilisine şirin gözükmek
amaçlı olarak gerçekleştirilen, yine çoğunlukla istemsiz hale gelmiş bedensel
bir harekettir. Çoğunluğa dahil olma arzumun olur olmadık yerde canlanmasına
her zamanki gibi şaşırıyorum. İki kadın küçücük ve karecik bir masada
oturuyoruz. İçimizden birinin hasedi var.
Ter, alnından başlayıp şakaklarından aşağıya doğru
süzülüyor. Yanaklarına yayılmaya başlayan kırmızılıktan gözlerimi alamıyorum.
Yıllardır keçi sütü ve peyniri ile beslendiğini, ottan yataklarda uyuduğunu,
dağlarda çobanlık yaptığını hayal ederek oyalanıyorum. Asıl konuya yumuşak bir
geçiş yapabilmek için havanın sıcaklığı, İstanbul’un trafiği gibi konulara olta
sallayan bu adamın, Heidi’nin uzaktan
akrabası olduğunu düşünmek durumu biraz olsun katlanılır kılıyor. Onu ocağın
başında düşlüyorum; elindeki kocaman peynir parçasını ateşte ısıtıyor ve
yarısını bir lokmada yutuyor, yeni sağdığı bir kap sütü kafasına dikiyor.. O
sırada dışarıdan sinirli korna sesleri geliyor. ‘Bak gördün mü!’ der gibi gözleriyle
pencereyi işaret ediyor Franz. ‘Evet, çok haklısın.’ der gibi başımı
sallıyorum. Trafik konusundaki uzlaşmamız Franz’a umut veriyor. Bir yandaşlık
duygusu ile konuya dalıyor. Bir kadın ve bir erkek, aramızda devlet
kurumlarındaki benzerlerine özenilerek kim bilir nereden alınmış büyük bir
masa, hararetli bir pazarlığa girişiyoruz. İçimizden birinin inadı var.
Son okuduğu romanı anlatıyor. Sesi, sabah serinliğindeki
dalgasız bir deniz gibi yumuşak ve davetkar. Ellerini izliyorum. Bir süre
masadaki peçeteyle oyalanıyor, sonra her zamanki yerlerini alıyorlar. Bu yüzden
sakal bıraktığını düşünüyorum. Ellerine yer bulabilmek için. Kahvesinden bir
yudum alıyor. Kibar ve sakin. Her zaman. Gözlerimi başka yere çeviriyorum. Baktığım
ağacın karabiber ağacı olduğunu söylüyor. Biliyor muydum? Sesimi çıkarmıyorum.
Tek bir kelime söylersem, saklı tutmaya çalıştığım her şeyin dökülüvermesinden
korkuyorum. Yutkunuyor. Görmüyorum ama biliyorum. Ne yapacağını şaşırdığında
yutkunur hep. O sırada bir kaç tanıdık masaya uğruyor, rahatlıyorum. Ancak o
zaman bakabiliyorum yüzüne. İlgili görünmeye çalıştığı zamanlardaki gibi bir
kaşı hafif kalkık, gülümseyerek kafa sallıyor. Sinema, bilet, geç kalmayalım.
Kalkıyorlar. Bir erkek ve bir kadın, derin bir sessizlik içinde oturuyoruz.
İçimizden birinin aşkı var.
Gözlerini üzerime dikmiş bakıyor. Elimdeki kitaba
odaklanmaya çalışıyorum ama olmuyor. Dönüp ben de bakmaya başlıyorum. Sabrı ile
başa çıkmak ne mümkün. Bir heykel gibi kıpırtısız bakmaya devam ediyor. Kuyruğu
sanki kendisinden bağımsız bir canlı. Kanepeye aynı ritimle vururken tek bir
tüyü titremiyor. Ritminden ne halde olduğunu anlamaya çalışıyorum. ‘Onca zamandır
tatildesin, sinirliyim, içimden elini kanatmak geliyor, sen daha dur bak neler
olacak.’ ile ‘Kızgınım ama özledim de, bir iki canını yakayım, sonra kucağına
gelirim yine.’ arasında gidip geliyorum. Kalkıp bir kutu yaş mama açıyorum.
Benim de kendime göre taktiklerim var. Yiyor, yalanıyor, tekrar yiyor, sonra da
kıçını dönüp arka odaya seğirtiyor. Gıcık. Bir süre sonra sallana sallana geliyor
ve birden kucağıma atlıyor. Ne yaşamış olursam olayım, günün sonunda hep orada,
biliyorum. Sevip okşarken insan dilinde güzel sözler söylüyorum. İki kadın
konuşa mırıldana, sarılarak oturuyoruz. İçimizden birinin minneti var.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)






